Ana içeriğe geç
tüm yazılar

okuma yetisi, okumuş kimliği

Okumak fiili ile ‘okumuş’ kimliği arasındaki boşluk üzerine — metni değil, olayı ve olguyu da okumak gerekirken kalıpların devreye girip sonuca atlatması.

“okumak” bir fiil. “okumuş” bir sıfat. Biri yapılan bir iş, diğeri taşınan bir kimlik. Türkçede ikisi aynı kökten geliyor ama sosyal hayatta farklı şeyler temsil ediyor.

Türkçe burada kullanışlı bir imkân sunuyor: “okumak” sadece metne uygulanan bir fiil değil. Bir olayı okumak, bir durumu okumak, bir insanı okumak da mümkün. Yani yeti metinle sınırlı değil — görüleni ayıklamak, ayrıntıya bakmak, sonuca varmadan önce anlamaya çalışmak. Aydın olmak, bu okumaların hepsini kapsaması beklenen bir kimlik: sadece kitapların değil, olayların da, olguların da okunup anlaşılmasını gerektiriyor — en azından kelimenin iddiası bu.

Pratikte çoğu zaman ters işliyor. Okumuş olmak bir yeti gibi tutulsaydı — gerçekten bakma, sorgulama, yargıyı erteleme yetisi gibi — “okumadan konuşmamak” o kimliğin temel kuralı olurdu. Oysa bir pozisyon, bir aidiyet gibi tutulduğunda kural tersine çalışıyor: okumadan hüküm vermek kimliği zedelemiyor, hatta pekiştiriyor. Önce hüküm, sonra (belki) okuma. Çoğu zaman ikinci adım atılmıyor bile.

Altta yatan şey, okumuşluğun zamanla kalıplaştırdığı düşünceler mi acaba? Belirli bir kelime dağarcığı, belirli bir referans çerçevesi, belirli bir “ne anlama geldiğini zaten biliyorum” refleksi. Bu kalıplar önce yardımcı oluyor — hızlı bağlam kuruyor — sonra işlerini bitirip kısayola dönüşüyor belki de. Gördüğünüz şeyi göründüğü hâliyle okumak yerine, onu kalıbın içine oturtup çıkan sonucu okuyorsunuz belki de. Bir başlık, bir söz, bir olay, bir kişi — hepsi aynı işlemden geçiyor. Metin yok, kalıp var. Belki bu insanın düşünce şekli — böyle bir kısayola ihtiyacımız var belki.

Tepki ekonomisi bunu hızlandırıyor. Sosyal medya önce tepkiyi ödüllendiriyor — hız zorunlu, yavaş olan sesini kaybediyor. Okumak zaman istiyor; tepki zaman istemiyor. Aynı ekonomiye sığmıyorlar. Biri feda ediliyor. Feda edilen genellikle okuma oluyor, çünkü okumuş görünmek okumaktan çok daha hızlı bir iş.

Akademi bu hızdan bağışık değil; belki daha yatkın. Abstract’tan argümana atlamak, başlıktan pozisyon almak, bir olguyu var olan çerçeveye oturtup gördüğünü sanmak, disiplin dışı bir çalışmayı “ciddi değil” diye geçmek — bunlar zaman kısıtının getirdiği işlemsel kısayollar, ama “bilen” kimliğini koruduğu sürece kendilerini meşrulaştırıyorlar. Aynı refleks, daha donanımlı bir kelime dağarcığıyla.

İlginç olan şu: “okumuş” ya da “aydın” kelimesinin kendi içindeki çatlak. Kelime bir iddia taşıyor — okuyan, düşünen, yargıdan önce bekleyen biri. Eylem çoğu zaman aksini söylüyor. Kimse bu çelişkiyi açıkça onaylamıyor, ama kimse onu tamir etmek için kimliğini askıya almaya da yanaşmıyor. Kimliğin koruyucu işlevi, yetinin getireceği yükümlülüklerden ağır basıyor.

Peki okuma yetisi gerçekten sahiplenilseydi nasıl görünürdü? Küçük, sıkıcı, görünmez bir pratik olurdu sanırım. Kimliğin verdiği anlık rozeti ve dopamin yüklemesini vermez muhtemelen. Ama okumuş olmakla okumak arasındaki boşluğu kapatan tek şey de bu bence.